Yaklaşık bir buçuk ay
kadar önce açık havada yürüyüş yapıyordum. Çok büyük, görkemli mi görkemli bir
Meşe Ağacı'nın altına geldim. Sararmış yapraklarını öpmek üzere durdum. Tam elimle
bir yaprağı tutmuştum ki yukarıdan avucuma bir şey düştü. Bir pirinç
tanesi! Beyaz, minicik bir pirinç tanesi. Çok mutlu oldum. Sanırım Meşe Ağacı
bana hediye veriyordu. Ben Meşe Ağacı'nı çok sevdiğim için o da bana hediye veriyordu.
Hemen pirinç tanesini cüzdanımın en güvenli kısmına sakladım. Bundan sonra da onu daima koruyacağım. O, bana Meşe Ağacı'nın bir hediyesi. Ve avucuma düştüğü ilk andan beri mutluluk, şans ve bereket getiriyor.
Yaşanan zorlu Corona sürecine rağmen (babam da pozitif çıktı mesela ama iyi çok şükür 🙏) ve günlük hayatın getirdiği birtakım olumsuzluklara rağmen nedensiz bir neşe içindeyim bir süredir. Bunlar hep pirinç tanesinin işleri! 😅
Ayrıca, siz de biliyorsunuz bu aralar yazma konusunda bir hayli coştum. Dönüşümlü çalışıyor olmaktan ötürü zamanımı istediğim gibi kullanabiliyorum. Bu da önemli bir faktör tabii. Ve yazdıkça yazasım geliyor. 😊 İçimden sürekli yazmak geliyor.
Yazmalarım sonuç da
veriyor bu arada. İlk defa bir yabancı web sitesinde hikayem yayınlandı.
Hatırlarsanız, 50 kelimelik hikaye yarışmasına katılmıştım. Üç farklı hikaye
ile katıldım, üçünü de yayınlamışlar. Anladığım kadarıyla sadece birinci
seçmişler ve sadece ona 25 Pound hediye etmişler. Ancak, diğer katılımcıların da
hikayelerini yayınlamışlar. Ya da sadece en çok beğendiklerini yayınlamışlar.
Orası net değil açıkçası ama önemli de değil. Önemli olan yabancı bir
sitede 50 kelimelik hikayelerim yayınlandı. Ve daha da sevindirici olan benim
gibi 3-4 tane daha Türk yazarın hikayeleri de vardı yayınlananlar arasında. O
kadar gururlandım ki anlatamam!
Bir başka güzel haber
ise sanırım ilk masalım "Nesi Var?" belediyemizin YouTube kanalı için
hazırlanan bir çocuk programında anlatılacak! 😍😍😍
Harika bir şey değil mi? Masalımı bir sürü çocuk dinleyecek demek oluyor bu.
Masalı yazan başka ne isteyebilir ki zaten?
Şimdi bir de seyahat
yazısı hazırlıyorum. Yine İngilizce. Hatta size nasıl başladığımı aktarayım
hemen:
It was 4
years ago when I first traveled to Chios. Although I am living in İzmir which
is very close to Chios, I never knew why it took so long for me to go there. My
fatherland! I call it fatherland because it is the place where my father’s
father was born and raised.
Chios
belonged to the Ottoman Empire until 1913 and by the treaty of London, it was
left to Greece. From then on, my grandfather and his family moved to Çeşme
because they were of Turkish origin. Therefore, my father was born in Turkey,
but on the other hand all the ancestors of my father were born in Greece
according to today’s governmental borders.
I did not
realize that this situation really creates a bond between me and Chios. But it
did. I felt it the second I got off from the ferry. (The easiest transformation
is taking a ferry from Çeşme to Chios.)
It was
almost the same. Literally, it was almost the same with İzmir. The sandbar, the
roads, the cafes, the people… If the signboards were not in Greece, I would not
believe that I was abroad. Even my phone was working normally through the
sandbar. It was funny. (Due to the close-range of the two
countries.)
My first
shock happened when I sat at a café and ordered a Greek coffee. I was expecting
to drink something different, but instead came our well known, old, beloved
Turkish coffee in a bigger cup. And I never ordered Greek coffee again. 🙈
My original plan was
to see the old towns actually because they were the real history. They were
going to remind me my ancestors. So, I found a tour which would take me to
Mesta, Pirgi and Olimpi.
Böyle başladım bakalım devamı nasıl gelecek? Yıl
sonuna kadar vakti var, o yüzden oturup yazmam lazım dostlar.
Bugünlük bu kadar. Hepimize pirinç tanesi mutluluğu, şansı ve bereketi diliyorum tüm
kalbimle... 🙏
Ve hepinizi seviyorum! 💖💖💖