Evett, artık Riga’yı
yazma zamanı geldi. Hem Riga hem de Mobility Taster eğitimini yazmak istiyorum
aslında ama sanırım öyle çok uzun olur. Şu bir gerçek, çok şükür böyle bir eğitim
fırsatı olduğunu öğrendim ve başvurdum. İyi ki gitmişim, müthiş bir tecrübe
oldu. Ve tabii Riga'yı da görmüş oldum. Öncelikle Riga’nın güzelliğinden bahsedeyim, başka bir gün de eğitimi
anlatırım.
Allah’ım sonbahar bir şehre
bu kadar mı yakışır? Her yer sarının 50 tonu yapraklarla dolu. Hava puslu ama
tertemiz ve yağmak için sabırsızlanıyor. Yemyeşil ağaçlar, yerde sarı sarı
yapraklar. Bastıkça hışır hışır ruh temizleyen bir ses! Galiba tesadüfen
Riga’nın en güzel zamanında orada bulunmuşuz. Elbette, kar yağdığında da çok
güzel oluyordur. O da başka bir sefere artık… 😏
Uçaktan iner inmez Riga
Havaalanı’ndaki tabelalarda adımı görmek de ayrıca hoş oldu. Hemen görmemiş
gibi resim çektim bir sürü hehehehe. Meğer benim adım Letonya dilinde “almak” gibi
bir anlama sahipmiş. Gerçi “n”nin altında bir işaret var ama olsun. 😀 Riga’da kaldığım 5 gün boyunca her markette,
her kafede adımı gördüm. Güzel oldu. Böyle böyle narsist oldum işte! 😎
--------------
Yine aramıza günler
girdi sevgili arkadaşlar. Cuma idi Pazar oldu. Kaldığım yerden devam ediyorum.
Bir kere, Riga’ya
sevgili ile gitmek lazım. İnsan, sonbaharda Riga’da bir daha aşık olur
sevgilisine. Çünkü bütün doğa el ele vermiş bunun için. O ağaçlar, o hışır
hışır yapraklar, buz gibi Daugava nehri. Nehrin caddeye doğru olan tarafında
kuş yuvası gibi çayevleri. Nasıl sevimli görünüyor o çayevleri nasıl! Ve elbette
Bastelkanj bölgesi… Daugava’yı çevrelemiş yemyeşil bir park. Bastelkanj, Old
Town tarafında kalıyor. Çayevleri diğer tarafta.
Ben
bir daha aşık oldum Riga’da… Öyle güzel bir şehir işte. Hep sevdiğim
masallar gibi! Biz oradayken yani 22-26 Ekim arası hava 12 derece falandı.
Soğuktu ama katlanılabilir bir soğuktu ve hava tertemizdi. Mis gibiydi. Bir
sürü yerde inşaat olmasına rağmen yine de mis gibiydi.
Eğitim çok yoğun geçti fakat şehri gezmek için bir şekilde zaman yarattık. Zaten küçük bir başkent,
her yer yürüme mesafesinde. Yani bize göre her yer küçük tabii. (Benim oda arkadaşım Hırvatistan’dan
gelmişti, toplam nüfusları neredeyse İzmir kadar. Ülkelerimizin yüz ölçümü oranı
da 1/14 gibi bir şey. Bu kadar büyük fark olduğunu bilmiyormuş kadıncağız, şok
oldu. O yüzden bize kolay kolay hiçbir yer büyük gelmez arkadaş!)
Küçük, derli toplu ve en önemlisi diğer Avrupa başkentlerine göre
kesinlikle daha ucuz bir yer Riga. Evet, Euro kuru belimizi büküyor ama yine de
marketten 1 Euro’ya filtre kahve alabildiğiniz bir başkent. Hem de büyük boy! (Bizim
McDonald’s gibi bir nevi ama bizdeki kahveler küçük boy. 😐) Nefis biraları var
bu arada. Bira da genelde 5 Euro civarında. Ama market fiyatı değil kafe/restoran
fiyatı. En iyisi Labietis diye bir bira. Onlarca çeşidi var bu biranın ama
ben tabii gittim, körün taşı gibi en sertini seçtim. Ve yutkunamadım. O derece
sertti, %14 falandı sanırım. %14 abartılı bir alkol oranı değil normalde ama birada
bir acayip olmuş. Herkese ikram ettim de anca öyle bitirebildim. Bir de siyah Riga ekmeğinden bahsetmem lazım. Tek kelimeyle harika! Simsiyah ve çok yoğun bir ekmek. İçinde bir sürü şey var ama asıl rayihasını değiştiren, aromasını veren muskat olmuş. Daha doğrusu bana muskat gibi geldi, belki de başka bir şeydir bilemiyorum. Bu ekmeğin bir de tatlımsı, kek gibi olanı var. İçine kuru kayısı, kuru erik falan koymuşlar. Onu da çok beğendim. Geçen sene yaptığım unsuz, şekersiz keke benziyor ama onlarınki daha güzel tabii. İki ekmeği de denemeniz lazım.
Gezilecek görülecek yer derseniz… Her zaman olduğu gibi hakkında yüzlerce yazı olan çok bilindik yerlerden bahsetmeyeceğim.
Kısaca sayayım yine de formalite icabı: Three Brothers Evleri,
Blackheads Evi, Opera Binası, Özgürlük Anıtı (her gün sabahtan akşama kadar askerler dönüşümlü olarak uygun adım nöbet tutuyorlar önünde), Old Town şüphesiz, St. Peter’s Kilisesi,
Prag ve Budapeşte’deki gibi bir Ortaçağ Pub/Restoranı olan Ala Folks Pub, tabii ki
Bastelkanj ve Bremen Mızıkacıları Heykeli ilk aklıma gelenler, mutlaka görülesi
olanlar. (Rivayete göre tüm hayvanlara dokunup dilek dilerseniz dileğiniz gerçek
oluyormuş. Yalnız, horoz bir hayli yukarıda ve ben bile 1.78 boyumla heykele
tırmanmak zorunda kaldım horoza dokunayım diye. Bilin ve tedarikli olun.) Ve tabii ki Riga’nın en bilindik sembollerinden olan çatısındaki
siyah kedilerle Riga Kedi Evi! (Şunu da söylemeden edemeyeceğim, hemen hemen
tüm Avrupa şehirlerinde olduğu gibi sokakta hiçbir kediye ya da köpeğe
rastlamadım. Sadece sahipli köpekler gördüm. İyi bir şey mi kötü mü
anlayamıyorum açıkçası.)
Benim asıl yazmak istediklerim daha az bilinen yerler. Mesela Hobbywool…
Hobbywool bir yün mağazası ve sloganı da “Knit like a Latvian”. Burada örülmüş
bisiklet ya da kaktüs görebilirsiniz ve dilediğiniz örgü malzemesine
ulaşabilirsiniz. Değişik ve şirin bir yer. Hemen yanında da gizli bir kafe var.
Gerçekten gizli çünkü sadece bir kapının önünden geçiyorsunuz aslında ve eğer bir
isim tabelası ve ayaklı yazı tahtası koymasalar ya da siz biraz dikkatsizseniz,
avlusu olan herhangi bir evin dış kapısı zannedebilirsiniz. Onlar da ayaklı yazı
tahtasına şöyle yazmışlar zaten: The Most Romantic and The Most Hidden Cafe
in Riga. Can You Find It? Kafenin adı da Parunasim. Ben zaten bayılırım
böyle küçük, sevimli kafelere bir de böyle gizemli olunca hepten eridim. Bir not;
hem Hobbywool hem Parunasim, Three Brothers evlerine çok yakın. Bilginiz olsun.
Yine yapılması şart olan başka bir şey de Otel Radisson Blu’nun teras katındaki
Skyline Bar’a çıkıp bir şeyler içmek. Ama olay içmek değil tabii ki. Manzara! Böyle
panoramik manzara bulamazsınız başka yerde. Hele Rus Ortodoks Kilisesi o kadar
güzel gözüküyor ki buradan… Ben demiş olayım.
Gelelim en favori yerime. Elbette “Black Magic”! İlk akşam gördüm
burayı ama giremedim. Grup halinde geziyorduk ve herkes haldır haldır dolaşmak
istiyordu. Onları durdurup buraya bakamadım. (Bir de tam o sırada
arkadaşlardan biri değişik bir araba durdurmuştu biz kadınları götürsün gideceğimiz
yere diye. Böyle nasıl desem, Bangkok’taki Tuk Tuk gibi ama motorsuz. Yani önü
bisiklet arkası tahtırevan gibi bir şey işte. Belki de reklam aracıydı ya da
turistler içindi bilemiyorum ama benim ona binmem gerekiyordu elbette!) Ve fakat dönmeden gittim, gördüm Black Magic’i. Ağzım beş karış açık kaldı. Keşke biraz
daha vaktim olsaydı, oturup bir şeyler içebilseydim. Tam bir cadı dükkanı,
tam benim yerim hehehe💀💀💀. Büyük büyük kazanlar, gizli kapılar, dar merdivenler,
kalın kalın eski püskü kitaplar ve hatta karga kafesi bile vardı. İçinde karga yoktu
tabii. Çalışanlar da cadılar zamanına uygun giyinmiş. Bu dükkan, Riga’nın en ünlü yerel içkisi Black Balsam ile anılıyor. İster
orada için ister satın alın. Orijinal Black Balsam gayet sert bir içki. Meyvelisi
falan da var ama ben klasik olandan bahsediyorum. %45 alkollü ve fakat son
derece şifalı olduğunu söylüyorlar. İki yudum denedim ve evet gerçekten sert. Ayrıca; çikolata, tatlı çeşitleri ve sıcak yemek alternatifleri de var burada. Ben, Black
Magic’e bir daha gideceğim. O kesin!
Sanırım şimdilik benden bu kadar. Kısaca demem o ki; ben Riga’ya aşık oldum, ben Riga’da yeniden aşık
oldum.
Bundan sonrası size kalmış.
Yazımı bitirmeden önce bir başka Aşk’tan bahsetmem lazım. Bugün 10
Kasım. Ulu Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ün 81. ölüm yıl dönümü. Her zaman
olduğu gibi saatimi kurdum ve saat dokuzu beş geçe, bir kez daha gözyaşlarımla
selamladım gelmiş geçmiş en büyük lideri… Mekanı cennet, ruhu şad olsun!